İçeriğe geç
  • Dolar 49,2194 ▲ %0,03
  • Euro 55,2334 ▲ %0,19
  • Sterlin 65,2009 ▲ %0,22
  • Gram Altın 6.526,75 ▲ %0,37
  • Çeyrek Altın 10.693,78 ▲ %0,37
  • Gümüş 93,37 ▼ %1,32
  • Bitcoin 4.059.697 ▼ %1,12
  • BIST 100 12.114,50 ▼ %0,07

Yaşam

Aklın, bilginin ve insan haysiyetinin izinde iki Cumhuriyet kadını

Ekim'in ilk günleri bu yıl iki büyük kaybı yan yana getirdi. İoanna Kuçuradi'yi 2 Ekim'de kaybettik; 6 Ekim'de, Bahriye Üçok'un katledilişinin yıldönümüydü. İki kadın, iki ayrı hayat, iki ayrı mücadele. Birini çocukluğumdan beri tanıdım; ötekinin hayatını, kitaplarını ve kamusal mücadelesini yıllardır saygıyla izledim. Onları aynılaştırmadan, Cumhuriyet'in açtığı düşünce ve kamusal sorumluluk alanlarında bıraktıkları izleri birlikte anmak istiyorum.

İoanna Kuçuradi benim için önce annemin yakın dostlarından biriydi. İlkokula başladığım yıllarda okul kapandıktan sonra günlerimi annemle Hacettepe'de geçirirdim. Annemin odasında kitap okumaktan sıkılınca Felsefe Bölümü'nün uzun, aydınlık koridorunda Oruç ve Zeynep Aruoba'ya, Kurtuluş Dinçer'e uğrar, en çok da Bilge Karasu'nun odasında vakit geçirirdim. İoanna'nın odası koridorun diğer ucundaydı. Kapının hemen önünde neredeyse boyu boyuma eş kocaman beyaz bir Nietzsche büstünü o yıllarda kalın ve görkemli bıyıklarıyla ben Oruç Aruoba zannederdim çocuk aklımla. Nietzsche o odaya girenleri karşılayan heybetli bir ev sahibi gibiydi.

İoanna'yı özenle toplanmış saçları, mavi gözleriyle duru ve zarif hâliyle, göz alıcı güzelliğiyle hatırlıyorum. Bahriye Üçok'la böyle bir kişisel yakınlığım olmadı; onu düşünceleri ve kamusal mücadelesi üzerinden tanıdım. Üçok, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde Ortaçağ Türk ve İslam tarihi eğitiminin ardından önce öğretmenken, daha sonra Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde akademik çalışmalarını sürdürürken ilahiyat alanında kadınların önünü açan akademik varlığı ve laiklik üzerine sözünü sakınmayan kamusal tutumuyla kendi döneminin sınırlarını zorlayan net bir aydındı. Senatör ve milletvekili olarak siyaset içinde de sorumluluk üstlendi.

Bu iki hayatın kesiştiği yer, doğrudan aynı düşünceleri savunmaları ya da aynı yolu izlemeleri değil. İoanna, felsefe, etik ve insan hakları alanında insanı ve insan haysiyetini merkeze alan bir düşünce dünyası kurdu. Bahriye Üçok, İslam tarihini bilgiyle ele aldı; dinin ve tarihin siyasal amaçlarla çarpıtılmasına karşı, laikliği ve Cumhuriyet'in eşit yurttaşlık vaadini savundu. Biri felsefenin kavramlarıyla, diğeri tarih ve ilahiyat bilgisiyle kamusal hayata katıldı. Her ikisi de kadınların bilgi üreten, öğreten, söz söyleyen ve karar süreçlerinde yer alan kişiler olma hakkını hayatlarıyla görünür kıldı. Her ikisi de nice aydınlık dimağ yetiştirdi.

Bahriye Üçok'un mücadelesi ölüm tehditleriyle kuşatıldı. 6 Ekim 1990'da evine gönderilen bombalı paketle öldürüldü. Bu cinayet, laiklik üzerine konuşma, dinî tarihsel bilgiyle inceleme ve kamusal alanda itiraz etme hakkına yönelikti. Aradan geçen yıllar, onun sözünü ve emeğini susturmadı. Üçok'u bugün de yalnızca faili bilinçli olarak hâlâ meçhul bırakılmış o meşum cinayetle değil, araştırmalarıyla, dersleriyle ve laiklik konusunda üstlendiği sorumlulukla anmak gerekiyor.

İoanna'nın yaşamı ve mücadelesi başka bir biçimde ilerledi. Henüz gencecik bir kızken ayrımcılığın dehşetini yaşadı. 6-7 Eylül olaylarında babasının eczanesine saldırıldığında babasının eve sağ döndüğüne sevinecek ortam yoktu.

İoanna'nın yitimiyle birçok olumlu paylaşım yanında sorgucular da devreye girdiler. Kimi konformistlikle, kimi "barikatta" göremeyişiyle dile getirdi. Kimi abartılmış saygıyı hak etmeyişinden dem vurdu. Eleştiriler arasında kimi konuda benim de kendisiyle kısmi görüş ayrılığım olmasına rağmen mesnetli eleştiri için de ölüm acısının, yas tutana saygının ve en başta insan olmanın koşullarını ararım. Eleştiri hattının yanında yaşamsal varlık ve tutarlılık ararım. Nitekim YÖK döneminde akademide kalmayı tercih etmekle ihbarcılık arasındaki çizgiyi ancak bir sayfa olsun İoanna Kuçuradi okumamış, onun derslerinde anlattıklarından ve yaşam felsefesinden bihaber olanlar koyamazlar. O dönem annemle fikir ayrılığına düştüler. Annemin akademiden istifa ettiği dönemde de yürüttükleri dostluk yıllara yayıldı. Eleştiri, yargı ve infaz arasındaki fark düşünce, sağduyu ve birikimde saklıdır.

Orhan Gazi Ertekin'in paylaşımını gördüğümde "hiçbir hesaplaşması, gerilimi, derdi olmayan bir taşra felsefe öğretmeni" tanımı ve "Okullarda felsefe öğretsek 20 yıl sonra farklı bir Türkiye olur" sözünü alaya alması "kültürel iktidarını kuramamış" olanları hak ve özgürlük savunusunda görebilen yaklaşımını bir kez daha açıklar nitelikte oldu benim için. Oysa sözün kaynağı ve bağlamı ortada: Kuçuradi, öğretmenlerin yetiştirilmesi koşuluyla üniversite öncesi eğitimde felsefeye yer verilmesini, dört dersin düşünme ve değerlendirme becerilerini geliştirebileceğini savunuyordu. Şüphesiz önünden ve ardından koparılmış bu cümleyle Türkiye'nin bir anda Finlandiya standartlarına erişeceğini vaat etmiyor; eğitimin niteliğini dönüştürecek uzun soluklu bir çalışmanın önemini işaret ediyordu. Bir düşünceyi eleştirmek elbette mümkün. Ancak popüler sosyal medya vecizelerini bilgi olarak kabul etmemek için de felsefenin soru soran tedrisatının hakkını vermek gerekli. Bu kolaycılıkla bir söze indirgenen koca bir yaşam birikimini ölümün ardından keyifle dalga konusuna dönüştürmek ise gözümde işaret edilen tehlikeli kültür kaybı ve yozlaşmanın üstelik kötücül bir tezahürü. Doğru anlamaya çalışmak, kendi fikrine hayranlıktan öte bir kavrayış peşine düşmek de düşünsel sorumluluğun parçası. Düşüncesini İoanna'nın devlet takibiyle hiç karşılaşmamış olduğu savıyla doğrulamak da onun kimliğinden, biyografisinden bile habersizliğe işaret eder. Cumhuriyet'in kurumları içinden insan haklarını savunmayı görev bilmiş Kuçuradi'yi, o kurumlarla temas ettiği için bugün mahkûm etmek ne kadar kolay; peki o kurumların demokratikleşme adına tasfiyesine destek verenlerin, tasfiyenin sonunda ortaya çıkan yeni otoriter kurumsallaşma karşısındaki tarihsel sorumluluğunu nasıl değerlendireceğiz?

1974'te Kuçuradi öncülüğünde Türkiye Felsefe Kurumu'nun kuruluş çalışmaları başladığında, aralarında annem Füsun Akatlı'nın, Nusret Hızır'ın ve Takiyettin Mengüşoğlu'nun, Oruç ve Zeynep Aruoba'nın, Suat Sinanoğlu'nun ve Cemal Yıldırım'ın bulunduğu bu çevre, felsefi bilgiyi üniversitenin dışına taşıma çabasındaydı. Babam Metin Altıok da kuruluş sürecini destekleyenler arasındaydı; kurumun naif logosunu o tasarlamıştı. İoanna'nın yıllar boyunca sürdürdüğü öğretmenlik ve kurum çalışması, düşünmenin yalnızca uzmanların işi olmadığını, toplumun ortak ihtiyacı olduğunu anlatıyordu. Şimdi dönüp baktığımda "Türkçe ile felsefe yapamazsınız. Ya Osmanlıca ya İngilizce kullanmanız lazım" sözleriyle bilimden ve kültürden uzak gerici anlayışın ilk fişeğini ateşleyenlerin felsefeyi orta eğitim müfredatından çıkartarak derinleştirdiği kopuşun bugün içinde bulunduğumuz karanlıkla bağını ve süreci acıyla ve çok daha iyi kavrıyorum. Bugün kültürel bir iktidar için önce kültür, kavrayış ve birikim gerektiğini göremeyen, felsefenin her sorun için çok yönlü düşünceyle çözüm aradığını, hiçbir soru, sorun veya kişiyi dışarıda bırakmayacak şekilde incelikle maddi ve manevi gelişme sağladığını bilmeyenlerin hoyratlığına, kabalığına ve zorbalığına rağmen düşüncenin limanında soluk alabiliyor, direnebiliyoruz.

Onun insan hakları savunuculuğunun nasıl bir yerde durduğunu Musa Kaya'nın cezaevinden aktardığı bir anı çok yalın biçimde gösteriyor. 1990'larda Erzurum Cezaevi'nde işkencelerin durdurulması talebiyle ölüm orucunda olan tutsaklar çıplak hücrelerde tutulurken gelen insan hakları heyetindeki tutumu ve insanlığıyla belleğinde nasıl bir iz bıraktığını Musa Kaya, bir işkence filminin hazırlığında aldığı ölüm haberinin ardından anlatmış.

İoanna'nın heyette bulunması, insan haysiyetinin ihlal edildiği yerde gören, soran ve müdahale eden olması da bir mücadele biçimidir. Hak ihlallerini kalıcı, koruyucu evrensel kriterlere taşımak için akademik çaba, sonuç alıcı eylem için elini taş altına koyma halinin ta kendisidir. Bahriye Üçok'un kürsüde, Meclis'te ve kamusal tartışmalarda yürüttüğü mücadele de öyle. İki kadının eylem alanları farklıydı; ikisi de bilgiyi ve sözü insanın yaşamını korumak için kullandı.

Bu iki kadının yaşamı, kadınların kamusal alanda söz sahibi olma çabasının her zaman kolay karşılanmadığı bir ülkede, kadınların daimi ikinci sınıf vatandaş ya da öteki olduğu bir toplumda çok önemli. Bahriye Üçok tehdit edildi ve katledildi. İoanna'nın adı, kökeni ve düşünceleri de zaman zaman kendi sözünü tartışmak yerine onu kimliğine indirgemek isteyenlerin hedefi oldu. İnsan hakları savunusunda akademik ve uluslararası temsili küçümsenerek bilgisizce hak ihlalleri için sözü, emeği sorgulandı. Elbette tam da onun isteyeceği ve öğrettiği yerden her adımının doğru olmadığını bilerek eksik bulabilir, eleştirebiliriz ama bu eleştirilerimizi düşünsel bir temelden ziyade cehaletle, kibirle hele ölümden sonra mutlaka bir beyanda bulunma ve önemsenme güdüsüyle yaparsak gülünç duruma düşeriz.

Benim için İoanna, bir filozof olmanın ötesinde, annemin ve ailemin dünyasında yeri olan, çocukluğumun Ankara'sından bugüne taşıdığım bir yakınım, akıl ve insanlık pusulam. Bahriye Üçok ise Cumhuriyet'in eğitim ve düşünce alanında açtığı imkânları büyüten, dinî ve tarihî bilgiyle ele almanın önemini savunan, hayatını kamusal sorumluluktan ayırmayan bir örnek aydın kadın. Birini anılarımda, ötekini kamusal hafızamızda taşıyorum. İkisini yan yana getiren şey, aklı, bilgiyi, eğitimi ve insan onurunu savunma ısrarları.

Cumhuriyet, kadınlara yalnızca yeni haklar tanıyan bir hukuk düzeni değildi, onların bilginin üreticisi ve kamusal hayatın öznesi olabileceği bir ufuk açtı. Bu ufuk her dönemde genişletilmek ve yeni kuşaklara aktarılmak zorunda. İoanna Kuçuradi ve Bahriye Üçok'un hayatları, bu çabanın iki ayrı tanıklığı. Onları aynı tarihlerde birlikte anmak, farklılıklarını örtmek değil; Cumhuriyet'in düşünce, laiklik, eşitlik ve insan haysiyeti adına biriktirdiği değeri birlikte görebilmek anlamına geliyor benim için.

Yıldızları hep parlak kalacak, ışıtmayı sürdürecek.

Kaynak: Birgun

Paylaş
Sıradaki haber yükleniyor…